top of page

Karlar Altında (Bölüm 5.2.)

  • Yazarın fotoğrafı: Fırat Ç. Erdem
    Fırat Ç. Erdem
  • 7 saat önce
  • 4 dakikada okunur

Her şey çok uzak, hatıraların bile o katı, o sağır soğukta donup buz tuttuğu amansız bir kış sabahında başlamıştı.

Rusya’nın o uçsuz bucaksız, o insanı ezen coğrafyasının kalbinde, Volga kıyısındaki o küçük, herkes tarafından unutulmuş, sokakları balçık ve çamurla kaplı taşra kentinde…

Zaman, orada yaşayan insancıklar için bir nehir gibi akmazdı; adeta donmuş bir bataklık gibi ağır, kokulu ve hareketsiz dururdu.

O sabah, henüz on üç yaşındayken, kalbi büyümek denen o kirli cehennemin lekeleriyle tanışmamış, yeraltının o ağır, zehirli isini solumamış, saf ve ürkek bir çocuk kalbiydi. Dünyayı hala annelerin ninnilerinde, babaların koruyucu gölgesinde anlatılan o masallardaki gibi pürüzsüz ve adil bir yer sanıyordu.

Her gün sabahın erken saatinde uyanmalı, hayatın adaletsiz yüzünü mevsimlerin en soğunu dondurur kasvetli simasıyla selamlamalı ve o lanet tren istasyonuna doğru hayatını kazanmak için saf yüreğini son kez taşımalıydı..


İstasyonun kasvetli, paslı demirlerle kaplı dik çatısını örten kalın buz tabakası, sabahın o cılız, o hastalıklı güneşinin altında kurşuni, tekinsiz ve adeta tecrit edilmiş bir renk almıştı. İstasyon meydanı kirli bir mahşer yerini andırıyordu: İnsanlar ellerindeki derme çatma valizlerle, tahta bavullarla telaş içinde peronlara doğru koşuyor, trenlere yetişmeye çalışıyorlardı. Kalın gri paltolarına sarınmış, suratları soğuktan ve votkadan kızarmış yarı ayık askerler birbirlerine bağırıyor; sefil, üstü başı yırtık satıcılar donmuş parmaklarıyla buharı tüten esmer ekmekleri ve bayat lahanalı çorbaları satmak için çırpınıyorlardı. Hayat, kendi sıradan, kendi zalim ve kendi kör akışında, ardına bakmadan ilerliyordu. Hayatın körlüğü adamın gözlerini henüz almamıştı ellerinden ama herkes o günden bir sonraki güne sağ salim geçebilmenin o küçük, o zavallı hesabı içindeyde çaresizce soğuk havaya karşı mücadele ediyordu..


Sonra bir anda… Zaman, sanki görünmez ve devasa bir el tarafından tam o an durduruldu. Bir ses, evet bir ses kalplerin içini oyarcasına, korkunun kendini bile donduracak bir ses duyuldu..


Demirin sürtünme çığlığı neredeyse kulakları sağır edecek seviyede, sanki yeryüzünün altından gelen amansız bir canavarın, insanoğlunun o kibirli yapay düzenine karşı yıkıcı ve yok edici kükreyişi gibiydi. Kulakları adeta oyup delip geçen metalin metali, eti ve kemiği parçaladığı, demirin demiri büyük bir nefretle kırdığı o vahşi o hayvani ses, gökyüzünü acımasız ve güçlü bir yıldırım edasıyla yardı. Tonlarca ağırlıktaki o devasa lokomotif, korkunç bir sarsıntıyla, adeta rayların üzerinden fırlayarak çamura saplandı. Arkasındaki ahşap ve demir vagonlar, durdurulamaz bir ivmeyle, büyük bir oburlukla, adeta aç bir hayvanın birbirini yutması gibi üst üste kapandı, kırıldı, un ufak oldu. İşte O saniyede, o anda, zaman bir daha değişmemek üzere adamın hüzünlü kalbinde durdu.


Çığlıklar… İnsanın en derindeki o hayvani korkusundan kopup gelen feryatlar, etin parçalanışının ve kemiklerin kırılışının o tok sesleri gri gökyüzüne doğru yükseldi. Dünya, o on üç yaşındaki çocuğun karşısına dikildi ve yüzündeki o sahte, o şefkatli maskeyi tek bir hamlede indirerek ona ilk kez kendi ham, çıplak, merhametsiz ve gaddar yüzünü gösterdi. Yalancı dünyanın personası inmiş artık gerçeklerin dünyasına en derin ruhani farkındalıkla adım atma zamanı gelmişti ve bundan geri dönüş yoktu.


"İşte," diyordu sanki o enkaz, "senin hayat dediğin panayır bu kadar dayanıksız bir yalandan ibaret."

Çocuk, saatler boyunca, o donmuş, dumanı tüten enkazın hemen yanı başında, karın üzerine bırakılmış küçük bir tahta mühimmat kutusunun üzerinde tek başına oturdu. Çevresindeki kaosu izleyecek dermanı bile yoktu; sadece kardan, soğuktan ve dehşetten beyazlaşmış, titreyen küçük ellerine bakıyordu. O eller az önce bir bilye tutuyordu, şimdi ise koca bir hiçliği. Hayat ne kadar garipti, hatırladı yine dün bilye tutan elleri bir an sonra hiçliği tutmaya mahkum kalmıştı ve şimdiler de çok farklı değildi. Bir bakarsın dünyanın tek mutluluğu huzuru ete kemiğe bürünür eline el olarak senle yürür, bir bakarsın elin hiçliğe komşu olur. Bunu o yaşta anlamak mı yoksa bu yaşta yeniden hatırlayarak bir kez daha deneyimlemek mi daha acıydı..


Çevresinde tam bir cinnet ayini yaşanıyordu: İnsanlar çılgın gibi, tırnaklarıyla donmuş toprağı ve demirleri kazıyarak ölülerini, çocuklarını arıyorlardı. Paramparça olmuş, tanınmaz hale gelmiş bedenlerin başında kadınlar üstlerini başlarını yırtıyor, saçlarını yolarak feryat ediyorlardı. Yaşlı bir taşra papazı, rüzgarda sakalları uçuşarak diz çökmüş, titreyen, çatlak sesiyle elindeki kutsal kitaptan dilsiz göğe doğru dualar, mezmurlar okuyordu.


Fakat o dehşet anında, o korkunç kargaşanın tam ortasında çocuk, zihninde şimşek gibi çakan, insanı bir anda ihtiyarlatan mutlak ve soğuk bir şeyi anladı: Dünyada hiçbir dua, ne kadar yürekten edilirse edilsin, o raydan çıkan treni bir milim bile durduramaz, akıp giden zamanı bir saniye bile geri çeviremezdi.

Hiçbir ilahi merhamet, o kirli karın üzerinde gözleri açık yatan o soğuk ölüyü yeniden uyandırıp annesinin kucağına veremezdi. Ve bu yeryüzündeki hiçbir insan, bir başkasını ne kadar büyük bir aşkla, ne kadar muazzam bir sadakatle severse sevsin, o başkasının göğsündeki o kor yangını, o mutlak acıyı gerçekten taşıyamaz, onun yerine ölemezdi. Herkes ama herkes, kendi ruhunun o karanlık cehenneminde yapayalnızdı. İnsan insana sadece uzaktan bakabilir, acısını seyredebilirdi; ama o acının eşiğinden içeri tek bir adım bile atamazdı.


O gün, o donmuş istasyon peronunda çocukluk öldü. Sessizce. Gösterişsizce. Ne bir cenaze marşı çalındı arkasından, ne de kimse fark edip tek bir damla gözyaşı döktü. Kimsenin fark etmediği, yol kenarına bırakılmış fakir, kimsesiz bir dilencinin cenazesi gibi öylece gömüldü çocukluğu o karın altına. Ve göğsünün tam ortasında, tam o dakikada görünmez, simsiyah ve dibi görünmez bir kuyu açıldı.

Öylesine derin, öylesine soğuk ve öylesine uğultulu bir kuyu ki bu… Aradan uzun, yorucu yıllar geçecekti. Adam büyüyecek, başkalarının gözünde parlayacaktı. İnsanlar salonlarda onun başarılarından, kazandığı unvanlardan, parıltılı zekasından ve asaletinden övgüyle, hayranlıkla söz edeceklerdi. Kadınlar ona bakacaktı, erkekler elini sıkmak için sıraya girecekti. Fakat o, o kalabalık, o gürültülü ve o dumanlı salonların tam ortasında, en büyük alkışların koptuğu o parıltılı anlarda bile aniden susacaktı. Bakışları uzak bir noktaya, boşluğa kilitlenecekti. Kitlendiği boşlukta hatrına kimi zamam okyanus kokusu, kimi zaman kuzey güneşi, kimi zaman da.. Çünkü o sahte kalabalığın sesini duymuyordu artık; o, hâlâ o kapkara kuyunun en dibinde, dizlerini karnına kadar çekmiş, soğuktan titreyerek oturan o on üç yaşındaki kimsesiz çocuğun o amansız nefes alışını ve onu oradan kurtaracak tek aşkın bitişinin bitimsiz feryadının sonsuz yankısını dinliyordu. O kulaklarında çınlayan şey, salonlardaki övgüler değil, o uzak kış sabahının, o donmuş istasyonun, o demir çığlığının ve rüzgarın amansız fısıltısını belki yeniden gerçek kuşların huzur dolu ötüşleriyle değiştirebilecek tek nefesti..


Adam, hiçbir zaman o istasyondan kalkan o trene binememişti; ruhu hep o peronda, o tahta kutunun üzerinde donmuş bir halde bekliyordu.


Orada kalmayı kendi tercih etmişti. Ve bunun bir geri dönüşü yoktu..


Devamı çok yakında

© 2021

  • Instagram
  • YouTube
  • Facebook
  • Twitter

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır. Bu siteye giriş yaparak çerez kullanımını kabul etmiş sayılıyorsunuz. Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, ticari marka ve her tür fikri mülkiyet hakkı , ilgili markalara aittir, yalnızca sahipleri tarafından ve sahiplerinin izni ile kullanılmaktadır ve telif hakları kapsamındadır. Bunlar herhangi bir şekilde izinsiz kopyalanamaz, üzerlerinde değişiklik yapılamaz, kiralanamaz, ödünç verilemez, iletilemez ve yayınlanamaz. Bu siteden alınan her türlü ses, görüntü, yazı içeren hiçbir bilgi ve belge satılamaz veya herhangi bir kâr amacıyla dağıtılamaz. Başka kurum yada kuruluşlarca dökümanlarında yayınlanamaz.

bottom of page