Karlar Altında (Bölüm 5.1.)
- Fırat Ç. Erdem
- 3 gün önce
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 20 saat önce

Gecenin o amansız, sağır saatinde Petersburg, üzerine çöken karın ağırlığı altında adeta can çekişen bir evsizi andırıyordu.
Bu sıradan bir kış gecesi değildi; gökyüzünden süzülen her bir kar tanesi, sanki bu sefil şehrin üzerine işlenmiş günahları, yalanları ve o hiç bitmeyen insan ıstırabını örtmek için acele eden birer kefen parçasıydı. Kar, rüzgârın kırbacı altında havada delice dönüyor, binaların saçaklarına tutunuyor, pencerelerin pervazlarında donarak katılaşıyordu. Neva Nehri’nin simsiyah, uğultulu sularından kopup gelen o buzlu nefes, Fontanka’nın, Sadovaya’nın dar ve rutubetli sokaklarında başıboş bir hayalet, tıpkı kapı önüne gelemeyen ama sokak başında bekleyen bir evsiz gibi dolaşmaktaydı. Taş duvarların arasına sızan bu soğuk, yalnızca çıplak teni sızlatmıyor, bir parça ekmek ya da bir damla şefkat umuduyla sokak köşelerine sığınmış o bedbaht insanların, o küçük memurların, sarhoşların ve fahişelerin ta iliklerine, ruhlarının en korumasız odalarına kadar işliyordu.
İşte bu donmuş cehennemin ortasında, sıvası dökülmüş, merdivenleri kedi sidiği ve rutubet kokan o eski, hırpalanmış apartmanın 2. katına doğru dar, karanlık bir koridor uzanıyordu. Koridorun sonundaki o tavanı basık, adeta bir tabutu andıran tek odalı dairede ise zaman büsbütün durmuş gibiydi. Oturma odasındaki çalışma masanın üzerindeki petrol lambası, fitilinin islenmiş ucuyla etrafa titrek, sarımtırak ve hastalıklı bir ışık yayıyordu. Bu ışık, odadaki gerçeği tüm çıplaklığıyla aydınlatmaya yetmiyordu belki ama köşelerde biriken o koyu gölgeleri daha da büyüterek duvara yansıtıyordu. Odanın sahibi, pencerenin hemen yanındaki tahta sandalyede, lacivert renkte, eski ve yırtık paltosuna sımsıkı sarınmış bir halde, hiç kımıldamadan oturuyordu. Her şeyi geride bırakmıştı ama o paltoyu asla. Çünkü o paltoya asılı olan şey.. neyse.
Bakışları, odanın ortasındaki yeşil çuha kaplı, ama artık rengi solmuş eski çalışma masanın üzerindeki nesnelere çakılı kalmıştı.
Masada, bir insanın yalan ömrünün darmadağınık enkazı seriliydi sanki. Üst üste yığılmış, kenarları kıvrılmış ve sayfaları nemden sararmış kalın kitaplar ve içlerinde en sevdiğinden notlar ona hayattan ne kadar alacaklı olduğunu ve kendinden vermeyi idealize ettiği anılarını hatırlatırcasına.. Bu kitapların birçoğu insanın varoluşunu, vicdanını ve ahlakını sorgulayan felsefi metinlerdi; ama şimdi her biri, sahibinin zihnindeki o büyük, o çözümsüz kördüğümün altında ezilmiş birer dilsiz şahit gibi sessizdi. Kitapların hemen yanında, kenarı çatlamış, içi is rengine dönmüş porselen bir bardakta yarıya kadar soğumuş, hatta üzerinde ince bir buz tabakası tutmaya yüz tutmuş simsiyah bir kahve duruyordu. Adam o kahveden saatlerdir tek bir yudum bile almamıştı. Dudakları kupkuruydu, ama ruhundaki susuzluk bu dünyadaki hiçbir pınarla dindirilebilecek cinsten değildi. Ve hepsinin ortasında, o masanın en karanlık noktasında, üzerlerini kalın bir toz tabakasının kapladığı, kenarları sicimle bağlanmış sararmış mektup desteleri duruyordu. Bu mektuplar, yıllardır tek tek okunmuş, onlarla konuşulmuş, yeniden yeniden üstüne göz yaşı akıtılmış, zihne mühürlerlenmiş ama asla içlerindeki o sıcak kelimelerin adamın kalbine dokunmasına, ulaşmasına izin verilmemiş satırlardı. Onlar, geçmişten gelen feryatlardı; ama adam o feryatları dinlesede gerçekten duyacak cesareti çoktan kaybetmişti. Ya da belki de, asıl cesaret o mektupları hiç açmamaktı.
Çünkü bazen ruhunun içinde öyle bir kapı açar ki o lanet umut, o kapının eşiğinden içeriye bir kez adım attığında, arkasındaki o ağır yalan kapısı büyük bir gürültüyle üzerine kapanır. O andan sonra geriye dönmek, o eski, emniyetli alana, o tatlı cehalete yeniden sığınmak imkânsızdır. İnsan, tırnakları kırılana, parmak uçlarından kanlar süzülene kadar o kapının duvarlarını kazısa, "Beni geri alın!" diye haykırsa bile yeraltının o zifiri karanlığı onu bir kez yutmuştur. Hakikatin bedeli işte bu kadar amansız ve dehşetlidir. Dünyanın o pürüzsüz maskesi düştüğünde, o sahte ahlak kurallarının, o kibirli unvanların ve o içi boş toplumsal nezaketlerin altındaki o dipsiz hiçliği, o saf vahşeti bir kez çıplak gözle gören bir insan, bir daha asla bu yeryüzündeki hiçbir teselliye inanamaz. Sahi, insanlar neden yalan söyler uzundur düşünürüm. Ben neden yalan söyledim diye sormazlar mı kendilerine..
Sorarlar fakat alacakları cevap çok ağır olur ve bu gecenin soğuna benzer.
Ah umut ah.. Sen nasıl bir canavarsın, varken içi boş olan sarhoşluk gibi. Boşluğun uğultusunu, kaybın hasarını bastıracak bir yalan yokmuş. "Yalanla ne elde edilir, kayıpla ne öğrenilir" diye sordu adam umuduna. Aldığı cevap sadece tekbaşınalığı idi..
Tekbaşınalık kaçınılmazdı ama yalnızlık bir tercihti. Ortak tekbaşınalıklarını paylaşabilen, kaliteli yalnızlıklar yaratabilen, yalnızlıklarda bir bütün olarak birinin yalnızlıklarında 'Biz' olabilmek bir tercihti ama tekbaşınalık başka.. Yalan tüm olası paylaşımlı ve mutlu yalnızlıkların, biz olabilmenin katiliydi. Bunu ancak tekbaşınalığıyla kuyusunda olan bilebilirdi. Zaten aslında tüm tercihleri de bunun için değilmiydi?
Gidip kilisenin o soğuk, kasvetli taş zeminine diz çökse, ikonaların önünde sabahlara kadar gözyaşı dökse bile, o yaldızlı aziz resimlerinin arkasındaki tahta parçasından başka bir şey göremezdi artık. Papazların mırıldandığı dualar, kulaklarında sadece rüzgârın uğultusu gibi anlamsız bir ses olarak kalır. İnsanların birbirlerine söyledikleri o teselli dolu yalanlar, o "Her şey iyi olacak" vaatleri, onun kulaklarını birer hançer gibi yırtar. Hatta ve hatta, günahkâr ruhları güya temize çıkaran, o vicdanı geçici bir süreliğine uyuşturmaktan başka hiçbir işe yaramayan sahte af ayinleri, onun gözünde insanlığın kendi zavallılığıyla eğlendiği en aşağılık komediden başka bir şey değildi. Hakikat, insanı bir kez kör etti mi, sahte ışıkların hiçbir hükmü kalmaz.
İşte tam da bu yüzden, şimdi size adını bu dünyanın kirli, lekeli sicil defterlerinden tamamen silmiş, kendi adını bile unutmayı bir kurtuluş saymış bir adamın hikâyesini anlatıyorum. Onu Nevski Bulvarı'nda görseydiniz, muhtemelen yüzüne bile bakmaz, yanından hızla geçip giderdiniz. Onun ne göğsünde devletin büyük nişanlarıyla parıldayan madalyaları vardı, ne yüksek sosyetenin salonlarında adının önünde fısıldanan kibirli unvanları, ne de akşam eve döndüğünde onu kapıda güler yüzle karşılayıp önüne sıcak bir çorba koyacak bir ailesi, bir eşi, bir çocuğu yada bir evi..
O, kalabalıkların ortasında mutlak bir yeraltı adamıydı fakat onun kimsesizliği, yoksulluktan ya da çaresizlikten kaynaklanmıyordı. Hayır, o kendi isteğiyle, kendi mutlak iradesiyle bu hücreyi seçmişti. O, yalnızca ve yalnızca kendi vicdanının hücre hapsindeki bir mahkûmuydu. Sanırız ki Sibirya’nın o prangaları, o en ağır kürek mahkûmiyeti zincirleri insanı ezer. Hayır! İnsan için kendi kalbinden, kendi iç mahkemesinden daha acımasız bir yargıç, kendi adaletinden daha ağır bir zincir ve kendi vicdanından daha amansız, daha uykusuz bir gardiyan yoktur. Sibirya’daki gardiyanı rüşvetle kandırabilir, prangayı bir demir testeresiyle kesebilirsiniz; ama gecenin bir yarısı petrol lambasının titrek ışığında tam karşınızda dikilen kendi vicdanınızı hangi yalanla susturabilirsiniz? Hangi savla kendinizi o mahkemede aklayabilirsiniz?
Adam, oturduğu yerde hafifçe kımıldadı. Ellerini, o soğuktan morarmış, çatlamış ellerini lambanın isli camına doğru uzattı, ama sıcaklığı hissedemedi bile. İçindeki o kuyu, dışarıdaki Petersburg kışından çok daha soğuktu çünkü. Odanın sessizliğini bozan tek şey, eski duvar saatinin o monoton, o kalbi tırmalayan "tik-tak" sesleriydi. Her bir saniye, adamın göğsündeki o görünmez zincirin bir halkasını daha ağırlaştırıyor, onu o eski hatıraların, o kaçınılmaz geçmişin girdabına doğru biraz daha çekiyordu. Kar dışarıda durmaksızın yağıyor, katılaşıyor ve 108A nolu bu küçük dairedeki adam, kendi yarattığı cehennemin duvarları arasında, insan olmanın o en ağır, o en haysiyetli bedelini ödemek üzere geçmişin o ilk, o en karanlık sayfasına doğru zihnini bırakıyordu.
Devamı çok yakında..


