top of page

Varlığın Şeffaflığı ve İnşa Edilen Benliğin Tiranlığı

  • Yazarın fotoğrafı: Fırat Ç. Erdem
    Fırat Ç. Erdem
  • 6 gün önce
  • 7 dakikada okunur

İnsan, varoluş sahnesine çıktığı ilk andan itibaren görünmez bir borçluluk hissiyle maluldür. Sanki dünyaya geliş, tamamlanmamış bir taslağın, telafisi zorunlu bir kusurun ya da eksik bırakılmış bir projenin içine fırlatılmak demektir. Özellikle modern Batı rasyonalizmi ve onun üzerine bina edilen kapitalist bireycilik, bu fırlatılmışlığı daimi bir telaşa dönüştürür. İnsana durmaksızın bir şey yapması, bir ad edinmesi, sınırları keskin çizgilerle tahkim edilmiş bir “biri” haline gelmesi, yani kendisini görünür kılan bir kimlik anıtı dikmesi vaaz edilir. Bu buyruk öyle içselleştirilmiştir ki, kimliksizlik bir tür ontolojik intihar, "hiç kimse" olmak ise varoluşsal bir iflas gibi algılanır.

Oysa şeffaflık, bu gürültülü panayırın ortasında “hiç kimse” kalabilmeyi ve “hiçbir şey” sayılmayı bir eksiklik değil, varoluşun en yalın ve duru zemini olarak kabul edebilme cesaretidir. İnsan, kendi ham ve eksiksiz gerçekliğini terk edip bir avatar, bir persona, bir toplumsal rol imal etmeye başladığında, aslında kendi hakikatinden kaçışın ilk taşlarını döşer. Bizi var eden dinamiklerin bizi ontolojik olarak noksan bıraktığı ve ömrün bu noksanlığı kapatmak için durmaksızın dışarıdan biçimler devşirmek zorunda olduğu kabulü, modern insanın en köklü yanılsamasıdır. Persona Fabrikası ve Görünürlük Rejimi Modern kültür, bir görünürlük rejiminden ibarettir. Bu rejimde var olmak, algılanmakla; algılanmak ise pazarlanabilir bir forma sahip olmakla eşdeğerdir. İnsan, kendisini doğrudan tecrübe etmek yerine, başkalarının bakışında tescillenen bir temsil nesnesine dönüştürür. Carl Gustav Jung’un antik tiyatrodaki maskelerden mülhem kavramlaştırdığı persona, bireyin dış dünyaya sunduğu, toplumsal uzlaşının ve beklentilerin şekillendirdiği sahte yüzdür.

Persona, tehlikeli bir çift yönlülüğe sahiptir: Bir yandan bireyi toplumsal ormanın tehlikelerinden koruyan bir zırh işlevi görürken, diğer yandan birey bu maskeyi kendi hakiki yüzü zannetmeye başladığında bir varoluş zindanına dönüşür. Jung, personayla özdeşleşmenin kaçınılmaz bir nevroza yol açacağını, çünkü bilincin bu dar ve cilalı kabuğa sıkışarak kendi geniş ve karanlık gölgesini inkâr edeceğini vurgular.

Günümüz dünyasında ise persona, salt toplumsal bir uzlaşı olmaktan çıkmış, dijital ve sosyolojik bir zorunluluğa evrilmiştir. Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu adlı eserinde modern insanın kendisini nasıl kesintisiz bir sergileme nesnesi haline getirdiğini çözümler. Han’a göre buradaki şeffaflık, varoluşsal bir arınma değil; her şeyin pornografik bir açıklıkla metalaştırıldığı, gizemin ve içselliğin yok edildiği bir teşhirciliktir. Birey, kendi kendisinin girişimcisi ve kendi personasının pazarlamacısı haline gelmiştir. Bu düzende "birisi olmak", algoritmaların ve toplumsal bakışın onayladığı pürüzsüz bir arayüz üretmek demektir. Ancak her arayüz, arkasındaki organik karmaşayı ve derinliği perdeler. İnsan, üzerine giydirdiği bu yeni dijital ve zihinsel avatarların ağırlığı altında ezildikçe, kendi şeffaf ve pürüzsüz doğasından uzaklaşır; katılaşır, kırılganlaşır ve dışarıdan gelecek her darbeyle parçalanmaya açık bir vitrin heykeline dönüşür.


Doğu’nun Şekilsizliği: Boşluğun, İsimsizliğin ve Şeffaflığın Gücü

Şeffaflık düşüncesi ve "hiç kimse" olmanın sağaltıcı doğası, Doğu felsefesinin, özellikle de Daoizm ve Zen Budizminin kurucu omurgasını oluşturur. Kadim Doğu bilgeliği, Batı’nın aksine, insanı tamamlanması gereken bir heykel olarak değil, aşırı yontulmaktan kurtarılması gereken ham bir kütük (Pu) olarak görür.

Laozi, Tao Te Ching’in 11. bölümünde varlığın işlevinin ve hakikatinin formda değil, o formu çevreleyen boşlukta olduğunu belirtir:

"Otuz parmak bir tekerlek göbeğinde birleşir; ama arabanın işlemesini sağlayan, o göbekteki boşluktur. Kili yoğurur, bir çanak yaparsın; ama çanağın işe yaramasını sağlayan, içindeki boşluktur. Kapı ve pencereler açarak bir oda yaparsın; odayı yaşanır kılan, içindeki boşluktur. Bu yüzden varlık kazanç sağlar, yokluk ise işe yarar."

Laozi’nin işaret ettiği wu wei (eylemsizlik / zorlamasız eylem) ilkesi, insanın bir şey olma, bir kimlik dayatma, nehri yatağından başka yöne akıtma çabasının beyhudeliğini gösterir. İnsan, kendisine bir ad, bir unvan, bir "öz" atfetmeye çalıştığı anda evrenin doğal akışına direnç gösteren sert bir cisme dönüşür. Sert olan kırılır; esnek ve şeffaf olan ise hayatta kalır. Su gibi olmak, biçimsiz olmak, içine girdiği kabın şeklini almak ama hiçbir kaba bütünüyle ait olmamak; işte Laozi’nin kastettiği nihai özgürlük budur.

Bu izleği daha da radikal bir çizgiye taşıyan Zhuangzi, "yararsızlığın yararı" (wu yong zhi yong) kavramını ortaya atar. Zhuangzi’nin anlattığı bir meselde, bir marangoz heybetli ama kerestesi eğri büğrü bir meşe ağacının yanından geçer ve onun hiçbir işe yaramaz bir odun yığını olduğunu söyler. Gece meşe ağacı marangozun rüyasına girer ve şöyle der: "Eğer meyve verseydim ya da düzgün tahtalar çıkarsaydım, insanlar beni çoktan kesip yok etmişti. İşe yaramazlığım, benim hayatta kalmamı sağladı."

Zhuangzi için toplumun "birisi" olma talebi, bireyi biçimlendirip kendi pragmatik çarkları arasında tüketme mekanizmasından başka bir şey değildir. Bir isim edinmek, bir kimlik sahibi olmak, avcıların dikkatini çeken parlak tüylere sahip olmak gibidir. "Hiç kimse" olan, "hiçbir işe yaramayan" ve şeffaflaşan insan ise iktidarın, beklentilerin, övgünün ve yerginin menzilinden çıkar. Zen düşüncesinde ise bu durum anatta (bensizlik / tözsüzlük) öğretisiyle taçlandırılır. Zen ustaları, "Ben kimim?" sorusuna verilecek her cevabın yeni bir yanılsama üreteceğini bilir. Gerçek benlik, arkasında hiçbir iz bırakmadan gökyüzünde uçan kuşun yolu gibidir. Kuş uçar, ama gökyüzü kuşun izini tutmaz. Şeffaf olmak, tecrübenin içinden geçerken tecrübenin üzerinde tortulaşmasına izin vermemektir.

Batı’nın Öz Arayışı: İnşa, Mücadele ve Birisi Olma İradesi Doğu’nun bu biçimsizlik ve terk ediş metafiziğine taban tabana zıt olarak, Batı felsefi geleneği büyük ölçüde "özün", "iradenin" ve "bireysel inşanın" yüceltilmesi üzerine kuruludur. Batı aklına göre insan, doğanın ham bir parçası olarak kalamaz; doğayı ve kendi doğasını dönüştürmek, biçimlendirmek ve ona akılla bir form kazandırmak zorundadır.


Varoluşçuluğun en radikal savunucusu olan Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk Bir İnsancıllıktır metninde Batı’nın bu kurucu hamlesini özetler: "Varoluş özden önce gelir." Sartre’a göre insan, önceden belirlenmiş bir amaca, ilahi bir plana veya eksiksiz bir öze sahip değildir. İnsan başlangıçta bir "hiçtir"; yalnızca sonradan bir şey olacaktır ve kendisini ne yaparsa o olacaktır. Dolayısıyla insan, kendi özünü eylemleriyle, kararlarıyla ve projeleriyle adım adım inşa etmekle yükümlüdür.


Sartre açısından, kişinin "ben zaten tamım, bir şey olmama gerek yok" diyerek kendisini şekilsizliğe bırakması, kaçınılmaz olarak bir "kötü niyet" (mauvaise foi) örneğidir. Kötü niyet, insanın kendi özgürlüğünün ve bu özgürlüğün getirdiği dayanılmaz sorumluluğun ağırlığından kaçarak bir nesne gibi davranmasıdır.


Sartre, ünlü garson örneğinde, işini bir rol gibi oynayan garsonu betimler; ancak Sartre için çözüm rolü bırakıp hiçliğe çekilmek değil, rolün ve eylemin sorumluluğunu tam bir bilinçle üstlenmektir. Bir kimlik inşa etmemek, varoluşsal projeyi reddetmek anlamına gelir ki bu da Sartre için insanın kendi insanlığından feragat etmesidir.


Benzer şekilde, Friedrich Nietzsche de insanın olduğu gibi kalmasını bir dekadans (çöküş) işareti olarak görür. Böyle Buyurdu Zerdüşt’te insan, "hayvan ile Üstinsan arasına gerilmiş bir ip" olarak tarif edilir. Nietzsche için varoluş, verili olanı kabullenmek değil, onu aşmak (Selbstüberwindung - kendi kendini aşma) sürecidir:


"Siz kendinizi henüz aramamışken beni buldunuz. İnananların tümü böyledir; bu yüzden inanç bu denli az şey ifade eder. Şimdi size beni kaybetmenizi ve kendinizi bulmanızı buyuruyorum; ve ancak hepiniz beni inkâr ettiğinizde, aranıza geri döneceğim."

Nietzsche’nin "güç istenci" (Wille zur Macht), formsuz bir şeffaflığı değil; kaosa biçim vermeyi, kendi değerlerini yaratmayı ve kendi benliğini bir sanat eseri gibi yontmayı hedefler. Nietzsche’nin perspektifinden bakıldığında, "hiç kimse olmak" ve "bir kimlik arayışından vazgeçmek", sürü insanının edilgenliğine, acıdan kaçma arzusuna ve yaşamı olumlayamayan bir nihilizme teslim olmak demektir.


Antik Yunan’a, Aristoteles’in teleoloji anlayışına uzandığımızda da benzer bir inşa zorunluluğu ile karşılaşırız. Aristoteles için her varlığın ulaşması gereken bir nihai amacı (telos) vardır. İnsanın telosu ise potansiyelini (dynamis) eyleme (energeia) dökerek eudaimonia’ya (erdeme dayalı mutluluk ve gelişme) ulaşmaktır. Bir meşe palamudunun meşe ağacı olmak için çabalaması gibi, insan da aklını ve erdemlerini geliştirerek "yetkin bir insan" olmak zorundadır. Kendini akışa bırakmak, tohumun toprakta çürümesiyle eşdeğer görülür. Ruhsal Nedensellik: Olandan Kaçış ve Hayale Tutunma İnsanın "olanın" çıplak ve dolaysız varlığı yerine, zihninde kurguladığı bir "olması gereken" hayaline ve inşa ettiği kimliklere bu denli sıkı sıkıya sarılmasının kökeninde, derin bir psikolojik ve ontolojik yarılma yatar.


Neden insan kendi şeffaf ve yalın gerçekliğiyle yetinemez de sürekli bir avatarın, bir hülyanın peşinde sürüklenir?


Bu sorunun ilk yanıtı, insanın zamansal bilincinde ve ölüm farkındalığında gizlidir. Martin Heidegger, Varlık ve Zaman’da insanın en temel belirleniminin "ölüme doğru varlık" (Sein-zum-Tode) olduğunu savunur. İnsanın çıplak varoluşu, sonlulukla, kırılganlıkla ve belirsizlikle maluldür.


"Olan şey", yani ham gerçeklik; çürümeye, yaşlanmaya, kaybetmeye ve nihayetinde yok olmaya mahkûmdur. Bu çıplak gerçeklik, bilince doğrudan çarptığında dayanılmaz bir varoluşsal kaygı (Angst) yaratır. İşte inşa edilen kimlikler, kazanılan unvanlar ve zihinde büyütülen idealler, bu ölüm kaygısına karşı örülmüş sembolik surlardır.


Kültürel antropolog Ernest Becker, Ölümün İnkârı (The Denial of Death) adlı başyapıtında, insanın tüm kültürel üretimlerini, kahramanlık projelerini ve kimlik inşalarını birer "ölümsüzlük projesi" (immortality project / causa sui) olarak nitelendirir. İnsan, biyolojik bedeninin çürüyüp gideceğini bilen tek hayvandır. Bu dehşetten kurtulmak için kendisini biyolojik bedeninden ayırıp sembolik bir benlikle özdeşleştirir:


"İnsan iki katmanlı bir varlıktır: Bir yanda toprağa ait, çürüyen, sınırlı bir beden; diğer yanda göklere uzanan, zamansız, sembolik bir benlik. İnsanın tüm trajedisi, bu iki katman arasındaki uzlaşmaz uçurumdan doğar."

İnsan, "Ben bir doktorum", "Ben büyük bir liderim", "Ben başarılı bir sanatçıyım" veya "Ben özel biriyim" dediğinde, çürüyen bedeninin üzerine sembolik ve ölümsüz bir zırh geçirmiş olur. Hayale tutunmak, faniliğin dehşet verici sessizliğine karşı zihinsel bir gürültü koparmaktır. Olan şey sonludur; ama hayal, zamanın ve mekânın sınırlarını aşan steril bir sığınaktır.

Bu kaçışın psikanalitik boyutunu Jacques Lacan’ın "Ayna Evresi" (stade du miroir) teorisi mükemmel bir biçimde aydınlatır. Lacan’a göre, 6-18 aylık bir bebek, kendi bedenini henüz parçalı, kontrolsüz ve dağınık bir deneyim yığını olarak algılarken, aynadaki yansımasında kusursuz, bütünlüklü ve sınırları net bir imge görür. Bebek, aynadaki bu dışsal imgeyle büyülenir ve onunla özdeşleşir. Ancak bu ilk özdeşleşme, aynı zamanda insanın kendi hakikatine ilk radikal yabancılaşmasıdır (aliénation). İnsan, kendi içsel karmaşasını ve eksikliğini unutmak için aynadaki o pürüzsüz "ideal benliğe" (ideal-ich) âşık olur. Yetişkinlikte üretilen tüm avatarlar, unvanlar ve toplumsal roller, bu ayna evresinin yinelenmesinden başka bir şey değildir. İnsan, kendi ham, tamamlanmamış ve biçimsiz iç dünyasının tedirginliğinden kaçmak için başkalarının aynasında parlayan bir persona heykeline tapınmaya başlar. Olanın kusurluluğu, hayalin simetrisi karşısında yenilgiye uğratılır.


Eksiltmenin Metafiziği ve Hakiki Özgürlük

Burada karşımıza çıkan temel paradoks şudur: İnsan, eksik olduğu vehmiyle üzerine yeni kimlikler, yeni başarılar, yeni roller ekledikçe tamamlanmaz; bilakis, her yeni katmanla birlikte kendi merkezinden bir adım daha uzaklaşır. Zira eklenen her katman, beraberinde yeni bir savunma hattı, yeni bir kaybetme korkusu ve yeni bir kırılganlık alanı getirir.


Bir unvana sahip olan kişi, artık o unvanın zedelenmesinden korkmak zorundadır. Kendisine "kusursuz", "güçlü" veya "başarılı" bir kimlik biçen insan, bu kimliğin çatlamaması için sürekli bir teyakkuz halinde yaşar. Persona, koruyucu bir kabuk olmaktan çıkıp gardiyanı insanın kendisi olduğu bir hapishaneye dönüşür.


Rönesans döneminin büyük heykeltıraşı Michelangelo’ya, Davud heykelini devasa ve şekilsiz bir mermer bloktan nasıl bu denli kusursuz bir zarafetle çıkardığı sorulduğunda şu unutulmaz cevabı verir:


"Davud zaten o mermer bloğun içindeydi; ben yalnızca onun üzerinde fazlalık olan parçaları yontup attım."

Hakiki varoluşsal özgürlük ve kendini bulma süreci de bir inşa değil, bir eksiltme (via negativa) sanatıdır. İnsanın dünyaya getirilişi ontolojik bir noksanlık içermez. Varoluş, üzerine boyalar sürülerek tamamlanacak beyaz bir tuval değil; üzeri toplumsal şartlanmalar, kaygılar, roller ve sahte avatarlarla örtülmüş berrak bir aynadır. Aynayı ayna yapan şey, üzerine çizilen resimler değil; üzerindeki tozlardan arınarak dünyayı olduğu gibi, yargısızca ve dirençsizce yansıtabilme kapasitesidir.


Şeffaf olmak; bir iddia sahibi olmanın, kendini kanıtlama hırsının, başkalarının zihninde bir anıt dikme telaşının terk edilmesidir. "Hiç kimse" olmayı göze alan insan, yenilmez bir dokunulmazlığa kavuşur. Çünkü sınırları olmayan bir şeyi kimse kuşatamaz; biçimi olmayan bir şeyi kimse kıramaz; bir yere tutunmayan bir şeyi kimse yerinden edemez.

İnsan, üzerine giydirilen kimlik zırhlarını tek tek çıkarıp attığında, geriye bir hiçlik kalmaz; geriye, inşa edilmiş hiçbir şeyin taklit edemeyeceği o saf, eksiksiz ve koşulsuz varoluş kalır. Özgürlük, birisi olmak için verilen o yorucu savaşın nihayet sona ermesi ve varlığın kendi şeffaf zeminine ulaşması, Yani, Eve geri dönmesidir. Ait olduğu tek yere.. Bu yazı, 17 Ağustos 1999'da eve bir daha dönemeyecek asil ruhlara adanmıştır.. Evinden uzak kalan her ruha bu gözle bakmanız temennisiyle..

© 2021

  • Instagram
  • YouTube
  • Facebook
  • Twitter

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır. Bu siteye giriş yaparak çerez kullanımını kabul etmiş sayılıyorsunuz. Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, ticari marka ve her tür fikri mülkiyet hakkı , ilgili markalara aittir, yalnızca sahipleri tarafından ve sahiplerinin izni ile kullanılmaktadır ve telif hakları kapsamındadır. Bunlar herhangi bir şekilde izinsiz kopyalanamaz, üzerlerinde değişiklik yapılamaz, kiralanamaz, ödünç verilemez, iletilemez ve yayınlanamaz. Bu siteden alınan her türlü ses, görüntü, yazı içeren hiçbir bilgi ve belge satılamaz veya herhangi bir kâr amacıyla dağıtılamaz. Başka kurum yada kuruluşlarca dökümanlarında yayınlanamaz.

bottom of page