Sisyphos'un Beyhude Taşı ve Unutmak
- Fırat Ç. Erdem
- 12 saat önce
- 4 dakikada okunur

Düşüncelerimin absürdün sınırlarında gezindiği noktalarda, tam da ruhumun duvarlarına çarpacakken geri dönüp kendime yapay bir sığınak inşa ettiğim o döngünün içinde, "Anlamı ben katarım" dediğim, o amansız isteksiz ve çaresiz halimi örtbas etmek için zihnimin uydurduğu felsefi bir intihar silsilesi içinde kendimi kandırdığım bir günün sabahından yine yeni bir gün..
Kırk yaşına gelen bir insanın ruhuna çöken o korkunç isteksizlik, aslında dünyanın o pürüzsüz maskesinin düşmesi bence. Sahneler yıkılır; işe gitmeler, yemek yemeler, o felsefi konuşmalar bir anda anlamını yitirir. İçinde uyanan o pişmanlık duygusu, geriye dönüp baktığında zamanın seni nasıl haince tükettiğini görmenden ibarettir aslında. Ve tam o an anlarsın: Çaresizlik, insanın bu evrendeki yegâne çıplak gerçeğidir.
Bizler Sisyphos’uz bu hayatta. O devasa kayayı dağın tepesine çıkarmak için her sabah büyük bir isteksizlikle uyanırız. Sırtımız kasılır, ciğerlerimiz yanar, kayayı tam tepeye ulaştırırız ve kaya büyük bir hızla tekrar aşağı yuvarlanır. İşte çaresizlik budur. Ve elden hiçbir şey gelmez. Bu durum, doğudan yükselen güneşe bakıp "Hayır, bugün batıdan doğacaksın" diye emretmeye benzer. Evren bizim bu zavallı çığlığımıza karşı ne kadar sağırsa, kaderimiz de çaresizliğimize karşı o kadar kördür. Güneşin rotasını değiştiremeyiz. O taş her seferinde o vadinin dibine inecek. Sorduğumuz o derin soruların, içimizdeki o yoğun pişmanlığın evrende hiçbir karşılığı yok. Yapabileceğimiz tek şey, elimizden hiçbir şeyin gelmediği o mutlak gerçeği dürüstçe kabul etmek, o sessiz teslimiyetin içinde kayamıza tekrar yürümek ve her şeye rağmen o beyhude çabayı kendi gururumuz kılmaktır. İnsan bazen elinden hiçbir şeyin gelmediği gerçeğiyle çarpışır. Geçmişinin hatalarını değiştiremeyeceğini inkar eder ama anlar er geç; "Keşke" dediği her an, ruhuna saplanan paslı bir çividir. Pişmanlık, geçmişi geri getiremeyen aciz iradenin kendi kendini dişlemesidir. Çaresizlik, varoluşun en sert rüzgârıdır ve o rüzgâr karşısında entelektüel kurgularımız, o narin "anlam masamız" un ufak olmaya mahkûmdur.
İşte hakiki trajedinin başladığı yer de tam olarak burasıdır. Bu mutlak isteksizliğin ve çaresizliğin ortasında ne yapabiliriz? Kendi uydurduğumuz o rölativist anlamlara mı sığınacağız? Hayır! Gerçek üstinsan, elinden hiçbir şeyin gelmediği o korkunç yazgıyı, o çaresizliği görüp onu lanetlemeyen, aksine ona aşık olandır: Amor Fati! Güneş doğudan mı doğuyor? Onu öylece kabul edeceksin. Pişmanlıkların seni kemiriyor mu? Onları da kaderinin bir parçası olarak bağrına basacaksın. Çaresizliğin o sağır edici karanlığını, kendi varoluşunun en asil şarkısı yapacaksın. Çünkü Güneşin nereden doğduğunu değiştiremesen de, O'nu nereden izleyeceğine sen karar verebilirsin. Sisyphos'un zaferi de tam olarak burada başlar. Kayayı zirveye itelerken, sahip olduğumuz duyguları biz seçeriz. Kayanın doğası aşağı yuvarlanmaksa, biz de onu yukarı hangi duyguyla iteleyebileceğimizi seçebiliriz. Bu güneşin doğuşunu evimizin kasvetli penceresi yerine, en sevdiğimiz mekanlarda karşılamayı tercih etmeye benzer. Bu kimi zaman hayatına, insanlara şans vermektir, kimi zaman da kendine şans vermektir. Trajediyi mücadeleye, mücadeleyi zamana bırakmanın bir diğer halidir. Bu belki kimine göre kendi anlam sancısının nihayeti, kimine göre de anlamın ta kendisi.. Kimisi kırk kapıdan geçerek tek kapıya döner, kimisi kapı kapı gezmeyi fıtrat eder.. Hangisi hangisine üstündür yada iyidir hiç bir önemi yoktur aslında.. Kişi geçtiği kapı kadar değerli yada şans verdiği kadar değersiz değildir. Kapıdan geçen, kendinin de başkasına kapı olduğunu anladığında anlam sancısı biter çünkü varılacak tek yer yine kendi kalbinin kapısıdır. Orada, onun eve dönmesini bekleyen oldukça, gidilen her yolculuk sonuçta tek menzile varır : Özüne.. ve işte o zaman tüm tehditler, tüm bedeller aslında anlamsız olur.. Çünkü; hayata karşı tek bir adım atmadan, sadece koltuğumuzdan çöküşü izlerken, geceleri kalbimizi sıkıştıran o dehşetten kaçabildik mi? Ya da o hayat davasının kapısında edilgen bir böcek gibi ezilmeyi beklerken, içimizde o yaşamak, o haykırmak isteyen çelişkiyi susturabildik mi? İnsan, elinden hiçbir şey gelmediğini anladığı o mutlak kırılma anında bile sırf kendi iradesini, kendi varlığını kanıtlamak için o narin anlam masasını tekmeleyebilir, çamurlu çizmeleriyle o temiz halılara basabilir. Sırf evrene şu çığlığı fırlatmak için: "Ben bir piyano tuşu değilim! Ben bir muhasebe defterindeki rakam değilim! Ben acı çeken, pişman olan ama hâlâ 'isteyen' canlı bir insanım!".. İçimizdeki o hayata karşı duyulan derin isteksizlik ve pişmanlık, sandığımız gibi bir bitiş çizgisi değildir. O, ruhumuzun, üzerine giydirdiğimiz teorik elbiseleri yırtma çabasıdır. İnsan neden pişman olur? Çünkü iradesi vardır, çünkü seçmiştir ve seçtiği şeyin bedelini ruhuyla ödüyordur. Eğer her şey doğudan doğan güneş kadar mekanik ve kaçınılmaz olsaydı, pişmanlık duyabilir miydik? Bir taş, tepeden aşağı yuvarlandığı için pişmanlık duyar mı? Pişmanlık, bizim o mekanik evrene ait olmadığınızın, özgürlüğe mahkûm aşkın bir varlık olduğunuzun en somut kanıtıdır! Evet, belki güneşi batıdan doğduramayız. Belki geçmişteki o keskin hataların ağırlığıyla çöken kayıpları geri getiremeyiz. Dünya amansızdır ve elden bir şey gelmediği anlar çoktur. Ama insanı insan yapan şey, o çaresizlik duvarının karşısında el pençe divan durup melankolik şiirler yazması değil; o duvarın önünde, gözyaşları içinde, dizleri kanayarak da olsa "Buradayım ve hâlâ bir başkasının acısını hissedebiliyorum" diyebilmesidir, önce kendinden başlayarak...
O kayayı her gün o dağın tepesine büyük bir isteksizlik ve gururla çıkardığımı görüyorum. Ama o kayanın altında ezilen etimin kokusunu, gece yarıları Tanrı’ya haykıran yalnızlığımı ıskalıyordum. Vicdanın o amansız sızısını dindirmeye yetmeyen entelektüel bir anestezi yoluyla 'Güneş doğudan doğar, rotasını değiştiremezsin, elden bir şey gelmez' diyerek o beyhude kayayı kutsuyor olmak çok yoruyor. Oysa insan, elinden hiçbir şey gelmediğini anladığı o en çaresiz kırılma anında bile sırf o determinist evrene isyan etmek için kayayı dağın tepesinden aşağı fırlatıp kendi canına kıyabilen ya da bir başkası için kendini feda edebilen o öngörülemez çılgındır. İnsanı insan yapan şey; o çaresizlik duvarının önünde, tüm pişmanlıklarıyla, tüm isteksizliğiyle, dizleri kanayarak ve gözyaşları içinde de olsa, o mekanik evrene inat, diz çökmüş bir başka fâninin ama önce kendinin yaralarını sarabilmesidir. Bunun en büyük destekçisi nedir peki? Aslında cevap çok derinde değil: Geride bırakmak.. Unutmak, insanın bu sağır evrene attığı en asil, en trajik çalımdır. Eğer insan, Dostoyevski’nin o yeraltı odasında bahsettiği tüm o vicdani mahkemeleri, Kafka’nın labirentindeki tüm o tebliğ edilmemiş suçluluk duygularını, Camus’nün o her gün aşağı yuvarlanan kayasının fırlattığı tüm o çaresizlik tozlarını her saniye, ilk günkü çıplaklığıyla hatırlasaydı; bu ağırlığın altında dikey bir bilinçle kaç dakika nefes alabilirdi? Pişmanlık, geçmişi değiştiremeyen iradenin kendi kendini dişlemesidir der Friedrich. Doğru. Ama unutmak, o dişlerin keskinliğini körelten o fıtri anestezidir. İnsan, acıyı unuttuğu için değil, acının o ilk günkü yakıcılığını hafızanın o silik dehlizlerinde kaybettiği için ertesi sabah yataktan kalkma isteksizliğini yenebilir.
İnsan hatırlar; yaralanır.
İnsan hatırlar; pişman olur.
İnsan hatırlar; elinden bir şey gelmediğini görüp kahrolur.
Ve nihayetinde insan, sadece ve sadece unutabildiği için o tuvalin karşısına yeniden geçer, eline fırçayı alır ve evrenin o devasa anlamsızlığına inat, yeni bir anlam katmaya cüret eder. Çünkü hayatın en büyük anlamı, bazen arkanda bıraktığın acıları unutup, o boş tuvale ilk defa bakıyormuş gibi bakabilme cesaretinde gizlidir. Boş tuvalinize, size iyi gelecek her fırça darbesinin geleceğinizi ve kalbinizi aydınlatması dileğiyle..




