top of page

Hayatın Anlamının Anlamsızlığı

  • Yazarın fotoğrafı: Fırat Ç. Erdem
    Fırat Ç. Erdem
  • 3 saat önce
  • 9 dakikada okunur
Adaletin kılıcı
Kılıç kadar keskin kıldan ince bir seda kulağımda sesin, senden sana uzak her nefesin..

Bugün yine o eski uçurumun kıyısındayım. Zihnimde kurulu masa hiç kaldırılmadı. Hala bir ben var benden içeri sırrı gereği sesler beni bana anlatırken kendimi gizlerin ardından gördüm.. Adaletin hediye kılıcı elimde dururken, kendime adil olabilecek miydim? Başladım;


"İnsan bazen kendi isteğiyle gitmez oraya; aksine günler, insanlar, kırgınlıklar, yarım kalmış sevgiler ve kendisine söylediği o küçük, zarif, neredeyse ahlaklı yalanlar onu usul usul oraya sürükler. Sonra bir bakar ki, ayaklarının altında zemin yoktur. Sadece düşünce vardır. Sadece içinden yükselen, fakat hiçbir yere varamayan o tuhaf uğultu…


Bir şeyler geride kalınca insan, bazı hakikatleri artık felsefe kitaplarından değil, kendi yüzünden okumaya başlıyor. Aynaya bakıyorsun ve orada ne mağrur bir bilge görüyorsun ne de hâlâ kurtarılmayı bekleyen o eski çocuğu. Daha çok, ikisinin arasında kalmış, suçunu tam bilmeyen, belki de bildiğini inkar eden ama yine de kendini hep suçlu hisseden birini görüyorsun. Sanki yaşamış olmak bile başlı başına açıklanması gereken bir kabahatmiş gibi.


Bazı şeylerin iyileşemeyeceğini kayıpla anlıyor insan.


Bu cümleyi söylemek kolaydır; ama onu gerçekten anlamak, insanın içinde bir yerin sessizce kırılması demektir. Çünkü biz sevgiyi bir tür kefaret sandık. Birini yeterince seversek, geçmiş susar sandık. Birine yeterince tutunursak, içimizdeki karanlık dağılır sandık. Oysa sevgi bazen yalnızca ışığı yakar; odanın dağınıklığını toplamaz. Hatta bazen insan en çok sevdiği şeyin önünde kendi çaresizliğini görür.


Ve işte tam orada, insan anlam aramaya başlar.


Ne garip! İnsan önce yaşar, sonra yaşadığını haklı çıkarmaya çalışır. Her acıya bir açıklama, her kayba bir hikmet, her düşüşe bir ders bulmak ister. Çünkü sebepsiz acı insanı çıldırtır. Boş yere çekilmiş bir ıstırap fikri, ruhun taşıyamayacağı kadar ağırdır. Bu yüzden insanlar anlam icat ederler. Dinler, ideolojiler, aşklar, başarılar, unvanlar, kutsal görevler… Hepsi bazen insanın kendi boşluğunun üstüne örttüğü ağır perdelerden ibarettir.


Fakat perde aralanınca ne olur? Hiçbir şey.


Belki de en korkuncu budur: Karşımıza büyük bir sır çıkmaz. Gökten bir ses inmez. Evren kendini açıklamaz. Dünya, bizim kırılmalarımızdan habersiz dönmeye devam eder. Bir yaprak düşer. Bir çocuk güler. Bir adam ölür. Bir kadın susar. Bir Kalp çarpar. Akşam olur. Uçaklar havalanır ve iner. Eğitimler başlar. Kitap sayfaları okunur ve tüm sözler biter. Bütün bunların arkasında insanın beklediği o büyük gerekçe asla göstermez kendini ve adeta sanki yoktur.


Onlar sadece olur. İşte insanı dehşete düşüren de budur.


Hayat belki de bizim sandığımız gibi çözülmesi gereken ilahi bir bilmece değildir. Belki de hayat, hiçbir cevap vermeye niyeti olmayan, fakat yine de bizi her sabah uyandıran o tuhaf sessizliktir. Ve insan, bu sessizliğin karşısında önce öfkelenir, sonra pazarlık eder, sonra inkâr eder, sonra yorulur.


En sonunda da fısıldar: “Demek ki anlam hiç yoktu.” Şairin dediği gibi : "Nesinden tutsam dünyanın kopmuş gidiyor, Güzel gün görmeye canım, vadem yetmiyor.."


Ama bu cümlenin içinde bile bir sitem vardır. Dikkatle bakılırsa, anlamsızlığa inanan insanın sesinde bile Tanrı’ya geç kalmış bir itiraz duyulur. Çünkü insan “anlam yok” derken bile, bir zamanlar anlam beklemiş olmanın utancını taşır.


Ben artık hayatın mutlak bir anlamı olduğuna inanmıyorum. Ama bunun beni kurtardığını da söyleyemem. Çünkü insan anlamdan vazgeçtiğinde özgürleşmez hemen. Önce çıplak kalır. Bütün roller dökülür üzerinden. Ona öğretilmiş doğrular, toplumun alkışları, başkalarının beklentileri, başarı diye önüne konulan o süslü oyuncaklar birer birer anlamını kaybeder. Geriye yalnızca kendisi kalır.


Ve insan çoğu zaman en çok kendisine dayanamaz.


Boş bir tuvalin karşısında durmak kolay değildir. Çünkü hazır bir yol yoksa, yanlış yola sapmanın bahanesi de yoktur. Kader yoksa, mazeret azalır. Evren sana bir emir vermediyse, seçtiğin her şey biraz daha fazla senindir. İşte özgürlük dedikleri şey belki de budur: İnsanın kendi hayatının hem mahkûmu hem hâkimi olması.


Evren sahneyi kurar, Işıkları yakar, Sonra susar.


Ve insan, o sahnede konuşmak zorunda kalır. Kendi sesiyle. Kendi korkusuyla. Kendi yetimliğiyle.


Belki de hayatın anlamı hiçbir yerde saklı değildir. Ne yıldızların arasında, ne kutsal kitapların kenar boşluklarında, ne başkalarının gözlerinde, ne de zaferlerin gürültüsünde…


Belki de insan bütün ömrünü bir cevap arayarak geçirir; sonunda anlar ki, aradığı cevap ona verilmemiştir çünkü onu kendisinin vermesi beklenmiştir.


Ama yine de dikkat etmek gerek,


İnsan kendi anlamını yaratırken kendine yalan söylemeye çok yatkındır. Karanlığını özgürlük sanabilir. Kibrini hakikat sanabilir. Yaralarını kader sanabilir. Ve bazen insan, “Ben anlamımı kendim yaratıyorum” derken bile, yalnızca kendi acısına daha soylu bir isim veriyordur.


Bu yüzden belki de mesele hayatın anlamlı ya da anlamsız olması değildir.


Mesele, insanın bu anlamsızlığın içinde nasıl biri olarak kalacağıdır.


Çünkü dışarıda bulunmayı bekleyen mutlak bir hakikat yoksa bile, içeride susturulamayan bir tanık vardır. İnsan herkesi kandırabilir; kendini bile uzun süre kandırabilir. Ama gecenin bir vaktinde, herkes uyurken, ruhun içinde küçük bir mahkeme kurulur. Orada insanın bütün cümleleri soyulur. Bütün felsefeleri susar. Bütün maskeleri düşer.


Ve geriye tek bir soru kalır:


“Ben bu boşluğun içinde neye dönüştüm?”


Belki hayatın anlamı, ona kattığımız şeydir.


Ama insanın asıl imtihanı, hayata ne kattığından çok, bunu hangi karanlıktan çıkarıp kattığıdır." diye içimdekileri dökmüştüm. Belki biraz yanlı belki biraz sertti ama buydu kalbimden geçenler.. ama hiç beklemediğim bir üslupla, tiradın bitti mi diyen Tolstoy sözü aldı;


"Fırat,


Erkenden eskidiğin ve o amansız eşiğine vardığında insanın çarptığı duvar, varoluşun mutlak anlamsızlığı değildir; makrokozmosun bizim mikrokozmosumuzdaki ihtiraslara, taleplere ve haykırışlara karşı gösterdiği o ontolojik kayıtsızlıktır. Gençlik, anlamı zaferlerin debdebesinde, erotizmin ve dünyevi başarıların sarhoşluğunda arayan bir illüzyon dönemidir. Nihayetinde kronolojik zaman akar; sevdiklerimiz birer birer toprağın sessizliğine çekilir, seküler ideallerimiz solar ve etimiz bize faniliğin o kaçınılmaz trajedisini fısıldar. İşte o an, senin bugün üzerinde durup felsefe yaptığın o tekinsiz uçurumun kenarında bulursun kendini.


Ben de durdum o uçurumun kenarında. Ve aristokrasinin, şöhretin, edebi dehanın zirvesindeyken ruhuma şu varoluşçu suali iğneledim: "Eğer kaçınılmaz olan ölüm, her şeyi amansızca yutacaksa, benim şu anki mevcudiyetimin gayesi nedir?"


Sen evrenin o sağır edici sessizliğini pragmatik bir özgürlük alanı, bir yaratım tuvali olarak kutsuyorsun. Bense o nihilist sessizliğin tam kalbinde, o seküler gürültünün ötesinde başka bir hakikat işittim: Toprağı sabırla süren mujiğin fıtri duasını… Bir sabinin validesinin sinesinde bulduğu o metafizik emniyeti… Ve bir fâninin, bir diğeri için kendi nefsini feda edebilme asaletini…


Anlam, rasyonel zihnin kurguladığı göksel bir metin değildir belki; fakat vicdanın o saf ve lekesiz koridorlarında yankılanan ilahi bir tınıdır. Bir yaprağın dalından düşüşünde mekanik bir determinizm görebilirsin; lakin bir annenin evladına duyduğu şefkat, mekaniği aşan bir aşkınlıktır. İnsan sadece cari olan bir "olma hali" değildir; o, ahlaki bir "olması gereken" mecburiyettir. Sen boş bir tuval görüyorsun Fırat; bense bize emanet edilmiş, ahlaki sorumluluklarla sınırları çizilmiş bir zemin görüyorum. Resmi nasıl icra edeceğimiz irademize bırakılmıştır, doğru; lakin tuvalin kendisi aşkın bir emanettir.


Belki hayatın anlamı entelektüel bir spekülasyonla bulunmaz. Çünkü o, tefekkür edilen değil, dikeyde yaşanılan bir şeydir. Ve insan, o anlamı kendi içine döndüğü o narsistik masada değil; unvanlarından sıyrılıp ötekine, bütüne ve hakikate hizmet ettiği o mütevazı sahada bulur." dedi ve Hegel'e bir bakış attı senin fikrin ne dercesine.



Hegel kendince yarı ciddi yarı alaycı bir tonda başladı:


"Düşüncelerindeki temel metodolojik yanılgı, anlamsızlık adını verdiğin o ontolojik boşluğu varılacak nihai bir istasyon, mutlak bir uğrak zannetmendir. Oysa felsefi açıdan anlamsızlık, Öz-Bilinç’in kendi mutlaklığına doğru yürürken içinden geçmek ve aşmak zorunda olduğu diyalektik bir kriz anından ibarettir.


İnsan, bilincin ilkel safhasında dünyaya bakar ve dışsal, naif bir anlam kurgular (Tez). Sonra zihinsel evrim başlar, o hazır anlamların rasyonel bir süzgeçle çöktüğünü görür. Ardından tam da sizin bugün demir attığınız o nihilist kıyıya varır: "Demek ki her şey bir illüzyon, mutlak bir anlamsızlık egemen" (Antitez). Fakat diyalektik hareket bu statik noktada felç olmaz. Hakiki spekülatif düşünce tam da bu inkârın inkârıyla başlar.


Sen evrenin sessiz ve sağır olduğunu iddia ediyorsun. Peki, bu kozmik sessizliği tescil eden, bu ontolojik tespiti bir hüküm olarak fırlatan özne kimdir? Evrenin kendisi mi? Hayır. Bu hüküm, Tinin, yani kendi üzerine katlanan bilincin ta kendisidir. Evrenin anlamsız olduğunu ilan eden entelektüel özne, bu ilanıyla zaten muazzam bir anlam üretimi gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla saf bir anlamsızlık mantıksal ve epistemolojik olarak imkânsızdır; zira onu kavrayan ve dile getiren akıl, anlamın en rafine faaliyetidir.


Tarihin ve varoluşun gayesi önceden verili bir dogma değildir, bu hususta haklısın. Fakat Tinin dünya tarihindeki tüm serüveni, kendi özgürlüğünün ve potansiyelinin adım adım bilincine varmasından başka bir şey değildir. Sen kendini boş bir sahnede yönünü kaybetmiş münzevi bir aktör olarak kurguluyorsun; bende seni, Tinin o kozmik ve rasyonel tiyatrosunda kendi aktüalitesini, kendi trajik ama zorunlu rolünü idrak etmeye başlayan bir bilinç uğrağı olarak izliyorum.


Anlam bir yerlerde saklı bir nesne gibi bulunmaz; anlam, tarihin ve bilincin akışı içinde aktüelleşir, gerçekleşir. Ve insan, kendi yalıtılmış egosunu aşıp, kendisini var eden o Mutlak Bütünün içindeki rasyonel yerini kavradığı an, hakiki özgürlüğün ne olduğunu anlayacaktır." diyerek cümlelerini bitirdi ve anlamın anlamını bulmama yönelik düşüncelerimi ve kayıplarımı bir kez daha suratıma vurmuştu. Zaten o hep öyleydi.. Ama asıl dersi Kant verecekti. Sözlerimin tamamını böylesi ders niteliğinde tüm mantıksal tutarsızlıklarla anlatması bana kimi hatırlatmıştı acaba.. "Fırat,


İnşa ettiğin düşünce ve onların yansıması sözlerin edebi açıdan dikkate değer bir retoriğe sahip olsa da, transandantal felsefe açısından sınırlarını rasyonel olmayan bir biçimde aşmaktadır. Öznel deneyim alanından hareket ederek, varlığın kendinde şey halini, yani mutlak bütünü kapsayan dogmatik bir hüküm verme hatasına düşüyorsun.


Senin epistemolojik sınırların dahilinde söylemeye yetkili olduğun yegâne cümle şudur: "Ben, ampirik algılarım çerçevesinde hayatın nesnel ve transandantal bir anlamını gözlemleyemiyorum." Fakat buradan hareketle transandantal bir sıçrama yapıp, "Öyleyse varoluşun nesnel bir anlamı yoktur" diyemezsin. Bu, Saf Aklın meşru sınırlarını ihlal eden ve onu kaçınılmaz antinomilere sürükleyen aşkın bir yanılgıdır. Bizler yalnızca bize görünen felsefi dünyayı (fenomeni) bilebiliriz; onun arkasındaki mutlak özü (numeni) değil. Dolayısıyla evrenin nihai anlamı hakkında pozitif bir yargıda bulunmak ne kadar rasyonel dışıysa, onun mutlak bir "anlamsızlık" olduğunu iddia etmek de o kadar temelsiz bir spekülasyondur.


Lakin sende transandantal felsefeye temas eden hayati bir damar var: İradenin Özerkliği ve Özgürlük. İşte bu noktada rasyonel bir düzlemde buluşabiliriz.


İnsan, determinist dış dünyada hazır, ampirik bir amaç bulamayabilir. Fakat insanın rasyonel doğasının tam kalbinde, tüm duyular dünyasını aşan bir nirengi noktası mevcuttur: Kategorik İmperatif, yani ahlak yasası. Gökyüzündeki o muazzam yıldızlı kubbe ve ruhumun derinliklerindeki o sarsılmaz ahlak yasası. Zaten senin yıldızlara, saçlarda gizli okyanuslara, mesafelere, kavuşmalara ve ayrılmalara yönelik her özlemin ve düşüncen gibi benim de tüm felsefi sistemim bu iki aşkın hayretinin gerilimi üzerine kurulu.


Sen anlamı dışsal dünyada aramayı terk ederek doğru bir epistemolojik hamle yaptın. Lakin şimdi durduğun yer eksiktir; bakışını Pratik Akla, yani kendi içindeki rasyonel merkeze çevirmelisin. Çünkü insan, yalnızca keyfi arzularının peşinden giden hayvani bir mekanizma değildir; o, kendi aklıyla kendi üzerine ahlaki yasalar koyabilen yegâne aşkın varlıktır. İnsanın ontolojik değeri de tam olarak bu yasa koyma kabiliyetinde gizlidir.


Hayatın kozmik anlamı spekülatif akılla çözülemeyebilir; fakat insanın önünde duran kaçınılmaz bir ahlaki ödevi vardır. Ve bazen rasyonel bir ödev bilinci, muğlak bir anlam arayışından çok daha sağlam, çok daha sarsılmaz bir varoluşsal zemindir. " Kant'ın bu sözleri bana kılıcın asıl sahibinin özünü ve ruhunu hatırlatmıştı. Sanki konuşan Kant değil de O'ydu.. Kapanışı hepsi ortak karar almış gibi Dostoyevski'ye bırakmışlardı. Zaten o ne zaman konuşmaya başlasa içimde bazı yaralar hep yeniden açılır ve acıtırdı ruhumu.. Onun konuşmasından asla hoşlanmadım ama sanırım en çok da ona ihtiyacım vardı..

"Sevgili Fırat,


Sen şu an o kibirli entelektüel lütufla, ruhunu üşütecek çok tekinsiz, çok karanlık bir eşiğin önünde dikiliyorsun. O eşiği, o kapının arkasındaki o amansız dehlizleri ben çok iyi tanırım; çünkü ben ömrümün en sancılı yıllarını o yeraltının karanlığında, o bodrum katlarında geçirdim.


Süreç hep böyle cezbedici bir estetikle başlar: İnsan evvelâ dünyanın rasyonel bir anlamı olmadığını keşfeder. Ardından gelen o sahte hafiflikle mutlak bir özgürlüğe kavuştuğunu vehmeder. Sonra bu özgürlüğün sarhoşluğuyla her şeyin mubah, her şeyin rölativist bir oyun alanı olduğunu düşünür. Ve sonra… Sonra ruhun o derin odalarında amansız, sinsi bir soğukluk başlar. İlk başta bu buz kesmiş haline entelektüel bir "özgürlük" veya "bilmeme halinin hafifliği" dersin; lakin zamanla onun adı mutlak bir yalnızlığa, nihayetinde ise kahredici bir hiçliğe evrilir.


Sen kendi felsefi fırçana güvenerek, "Hayatın anlamı, benim ona kattığımdır" diyorsun. Peki, sorarım sana Fırat; ya yarın bir başka insan kendi varoluşsal anlamını masumların canını yakmakta, zulümde ve tiranlıkta bulursa? Ya bir başkası kendi tuvalini cinayetin ve gücün o kanlı renkleriyle boyarsa? Senin o rölativist ahlak felsefen hangi transandantal hakla, hangi aşkın ölçüyle ona "Bu yaptığın yanlıştır!" diyebilecek?


Bak dostum, insan yalnızca estetik anlamlar kurgulayan seküler bir tasarımcı değildir. İnsan, kendi kibirli aklıyla yarattığı o suni anlamların altında ezilen, kendi icat ettiği putların kurbanı olan trajik bir varlıktır. Ben insan ruhunun o karanlık, o maskelenmemiş bodrum katlarını müşahede ettim. Orada rasyonel felsefe yaşamaz; orada derin yaralar, çiğ bir kibir, bastırılmış canavarlar ve itiraf edilememiş bir günahkarlık yaşar. Ve insan ekseriyetle özgür ve rasyonel olduğu için değil; ruhu yaralı, kibri incinmiş olduğu için o karanlık seçimleri yapar.


Sen evrenin sessizliğinden, o 3. boyutun epistemik boşluğundan bahsediyorsun. Belki makrokozmos sessizdir, evet. Fakat insan ruhu asla sessiz değildir. Gece yarıları, tüm dünya sustuğunda ve o entelektüel maskeler düştüğünde, insanın göğüs kafesinde konuşan, hesap soran, sarsan amansız bir mahkeme vardır. O vicdani mahkeme, kurguladığın tüm o konforlu felsefeleri tek bir celsede yerle bir eder.


Çünkü insanoğlunun asıl ontolojik sorusu: "Hayatın entelektüel anlamı nedir?" sorusu değildir. Asıl mucizevi, asıl mistik soru şudur: "Bu kadar yoğun bir anlamsızlığın, bu kadar çiğ bir kötülüğün ve karanlığın ortasında, ben neden hâlâ içimde o lekesiz, o saf 'iyi'yi özlüyorum? Neden hâlâ merhamete ve mukaddese açım?"


İşte dostum, beni Sibirya sürgünlerinden kumar masalarına, ölüm mangasının önünden edebi dehanın sancılarına kadar tüm ömrüm boyunca peşinden sürükleyen, ruhumu paramparça eden soru buydu. Ben de net, rasyonel bir formül sunamıyorum sana. Lakin ruhumun dehlizlerinden çıkardığım yegâne hakikat şudur: İnsan yalnızca kendi kendine anlam üreten kibirli bir özne değildir; insan, aşkın bir Merhamet ve mutlak bir Anlam tarafından durmaksızın geriye, eve çağrılan yaralı bir misafirdir." dedi ve tüm putlarımı yıktı.. Eve çağırılmak.. Ne güzel bir duygudur.. Ne güzel.. Çok uzundur bir evim yok, evim diyebildiğim bir yerim de yok. Bir yer vardı ama oda artık yok. Bazı şeyleri özlesen de yola devam etmeliyim. Yol bir, varılacak yer bir, eşlik eden de bir.. Sanırım bununla yüzleşmeliyim. Biten bitti, olan oldu, giden gitti.. Elimde kılıcın, izzeti ararken ruhumda kalsın diye tüm sözlerin, Zaman akıp giderken yaş alan tüm ıstıraplara emanet ismin..




Full Contact Stick Sparring Fırat ERDEM
Evi özlemek..

Sen yine özüne dön Fırat, Toz toprak üstünde eskidiğin, Ne kazandın ne kaybettin, bak bakalım değdi mi gidene kalan sözlerin..


© 2021

  • Instagram
  • YouTube
  • Facebook
  • Twitter

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır. Bu siteye giriş yaparak çerez kullanımını kabul etmiş sayılıyorsunuz. Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, ticari marka ve her tür fikri mülkiyet hakkı , ilgili markalara aittir, yalnızca sahipleri tarafından ve sahiplerinin izni ile kullanılmaktadır ve telif hakları kapsamındadır. Bunlar herhangi bir şekilde izinsiz kopyalanamaz, üzerlerinde değişiklik yapılamaz, kiralanamaz, ödünç verilemez, iletilemez ve yayınlanamaz. Bu siteden alınan her türlü ses, görüntü, yazı içeren hiçbir bilgi ve belge satılamaz veya herhangi bir kâr amacıyla dağıtılamaz. Başka kurum yada kuruluşlarca dökümanlarında yayınlanamaz.

bottom of page